"Birtek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir." Montesquieu
"Bir zencinin rengini degistirmenin tek yolu, beyaz adamlara beyaz yurekler vermektir." PANIN
"Bir yargıç, iyi niyetle dinlemeli, akıllıca karşılık vermeli, sağlıklı düşünmeli, tarafsızca karar vermelidir." Sokrates
"Bir yanı dinlemeden karar veren, doğru karar vermiş olsa bile adaletsizlik etmiş sayılır." Anonim
"Bir ülkenin türkülerini yapanlar kanunlarını yapanlardan daha değerlidir." Tales
"Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur." Eflatun (M.Ö.427-347)
"Bir şey her şey için, her şey bir şey için vardır." GOETHE
"Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkum olmuştur." Montesquieu
"Binlerce kilometrelik bir yolculuk bile, tek bir adımla başlamak zorundadır." Lao-Tzu)
Zanan seni değil, sen zamanı kullan. e.yıldırım
"kaldır at çöpe, bayatlamış hatanı akıllı ol koru şu gencecik sevdanı ballı olsun ki aşkın, tatlı kılasın akıp giden zamanı" Erol Yıldırım
Kaçan Zamana ağlayacağına, kaçırmadıklarınla övün... E.Y
Zamanla Lades tutum Gökyüzüne ellerim açıktı Aklımdaydı,ama hile yaptı "Aşkı" avucuma attı... Erol Yıldırım
Şeriat der ki: Seninki senin, benimki benim. Tarikat der ki: Seninki senin, benimki de senin. Marifet der ki: Ne benimki var ne seninki. Hakikat der ki: Ne sen varsın, ne ben. ŞEMS-İ TEBRİZ
SÖZ UÇAR, YAZI KALIR...
$('#s7').cycle({fx: 'scrollLeft',delay: -3000});
Kategoriler
Deneme  (3)
Eleştiri ve Analizler  (8)
Mektup  (1)
Öykü  (8)
Roman  (0)
Şiir  (0)
Tiyatro  (1)
Ve Diğerleri  (1)
Karanlık Yüzü: Kezban|

  

 

 

                           Karanlık Yüzü

 

Ben Erol Yıldırım’ın diğer iki romanını da okudum. Her iki romanda olduğu gibi, bu romanda da kendimce beğendiğim ve beğenmediğim yanları oldu. Bana göre, „Karanlik Yüzü“ romanı yazarin diğer iki romanindan daha başarılı bir roman olmuş. Eleştiriye başlar başlamaz böyle bir savda bulunmanın ne denli doğru olduğunu tam olarak bilmiyorum. Bu alanda profesyonel bir eleştirmen olmadığımdan, böyle bir şeyi yapmakta esasen o kadarda büyük bir sakınca görmedim… Ortaya bir düşünce atıp, bu düşüncenin altını doldurmamanın ne denli yanlış bir davraniş olacağının da bilincindeyim. Bu yüzden eleştirimde hangi etkenlerin Karanlık Yüzü Romanını başarılı kıldığını örneklerle göstereceğim…

Eleştirimin son bölümünde ise, romanda beni tatmin etmeyen, eksik bırakıldığını düşündüğüm bölümler hakkında yorum yapıp, roman ve yazar hakkında da kişisel düşüncelerimi de yazacağım…

 

Öncelikle eleştiriye romanin içeriğinden başlamakta yarar görüyorum. Bu roman çok boyutlu… Diğer romanlar „Höllük“ ve „Elveda Kavga Merhaba Sevda“ da asıl ağarlıklı konu „aşk“ tı. Bu romanda da aşk yine ön planda. Dikkatli bir okur, Erol Yıldırım’ın romanlarindan yola çıkarsa, onun sevgiye çok önem verdiğini anlamakta fazla zorlanmayacaktır. Bunu romandaki kahramanlar arasındaki ilkilerde de görebiliyoruz. Her üç romanda da kahramanlar arasında büyük aşklar yaşanıyor. „Höllük“ de Aloş’ la Neriman , „Elveda Kavga Merhaba Sevda“ da Cem’ le Cemile dillere destan bir aşk yaşiyorlar, bu kahramanların sevdaları „Karanlık Yüzü“ romanında da sürüyor ve daha da derinleşiyor. Ayrıca kahramanlar kimi zaman, çocuk yaşta sevgiyle tanışıyor, kimi zaman da bu kahramanlar arasındaki yaş farkı, hiç bir şekilde aşklarına engel sayılmıyor. Örneğin: Aloş bu romanda kendinden yaşça çok küçük olan tiyatro öğirencisi, Zara ile birlikte büyük bir aşk yaşıyor. Yine yaşı bir kaç yüz yılı geçm, Zalim Kral gencecik bir kıza aşık olup, onunla evlenebiliyor.

Yazar bu romaninda da diğer romanlarında yaptığı gibi, kimi  insanların tabu diye gördükleri bazı şeyleri kahramanlarına yaşatarak, bir şekilde bu tabuları yıkmaya çalışıyor.  Karanlık Yüzü romaninda sevgi boyutu o kadar önemli ki, kahramanlar sevdiler mi bu  onların kimliklerini etkiliyor. Bence yazar bu durumu anlatırken çok önemli bir şeyin altını çizmekte. Kahramanlar sevdiklerinde şairleşip şiirler yazdıkları gibi, aşkları uğruna mücadele de ediyorlar. Kimi zaman sevgileri sayesinde hayata baışlarıi değişiyor… Sevdiklerinden ayrıldıklarında ise bütün bu güzelliklerini kaybediyorlar. Bunun en büyük örneği Aloş. Yazar „Karanlik Yüzü“ romanında bu kahramanın düştüğü derin boşluğu çok iyi anlatıyor. Aloş`un Hayatından sevginin bir şekide çıkması onun psikolojisini o kadar çok etkiliyor ki, hayattan hiç bir zevk alamaz hale geliyor. Bunun zıttı olarak da Kral’ı görüyoruz. Karanlık Yüzü`nü keşfeden Kral, yaşı hayli ilerlemiş olduğu halde, genç bir kıza aşık olunca her gün o dağın tepesine çıkıyor ve halkıyla birlikte kol kola dans ediyor. Sevgisi onu sanki yirmisinde bir delikanlı kadar dinçleştiriyor. Yazarın bunu Kral örneğinde sergilemesi bence çok özel bir durum. Romanlarında belki de en çok etkilendiğim şey, yazarın anlatımında her kahramana karşı tarafsız kalışıdır. Yazar hiç bir şekilde tarafsiz anlatımından ödün vermiyor. Okuduğum birçok romanda yazarların gözde kahramanlarıo luyordu. Bu başroldeki kahramanın dışındakı diğer kahramanlar, ya iyi kimlikleriyle, ya da kötülükleriyle var oluyorlardı. Oysa Erol Yıldırım bunu yapmaktan özenle kaçınıyor. O en zalim kahramanı olan Kral’ı bile, tarafsız kalarak anlatmayı başarıyor. Hatta romanın finalinde yazar tüm insanlığı, Karanlık Yüzü ile buluşturduğunda, en iyi kişiliğe, bu kan içici Kral sahip oluyor. Yazar böylesi bir finalle, her insanın içinde barınan iyiliği ve güzelliği tanıtıyor okura. Tabii ki bunları söylerken yazarın bazen kimi, kahramanlarına torpil yaptığı da oluyor. Örneğin: Kimi zaman romanın baş kahramanı, Cemile’nin övgü ile göklere çıkarıldığına tanık oluyoruz. ..

 

Bu romanda başarılı bulduğum başka bir nokta ise, yazarın kahraman tasarımlarıdır.

İlk bakışta kahramanların baziıarı ne kadar da birbirine yakın kişiliklere sahip görünseler de, karakterleri çizilirken her kahramanın kendine has bir kimliğe sahip olduğunu görebiliyoruz... İç benleriyle devamlı monolog halinde olmaları, okura daha ayrıntılı bir biçimde onların psikolojisini tanıma fırsatını veriyor. Kahramanlar, duygu ve düşünceleri ile o kadar ön plandalar ki, portreleri yerine bu özellikleri onları ete kemiğe büründüren etken oluyor. Kahramanların korku, kaygı ve sevgileriyle bu denli ayrıntılı ve gerçekçi yansıtılması, yazarın insan psikolojisi hakkında ne denli bilgi sahibi, yani iyi bir gözlemci olduğiunu da göstermekte, ama bana kalırsa bir romancı, kahramanlarının hem portresine, hem de karakterlerini birlikte çizmeli. Erol Yıldırım her ne kadar kahramanlarını karekterleriyle ete kemiğe büründürse de, bir şekilde kahramanların portreleri bana göre zayıf kalıyor. Örneğin: Kimi yazarlar kahramanlarının o kadar canlı potrelerni çiziyorlar ki, okur o an kahramanı karşısında görür gibi oluyor. Bu özellik hem romana bir canlılık katıyor, hem de okurun romanla biraz daha özdeşleşmesini sağlıyor. Bunun edebıyatımızda en güzel örneklerini bence, Halide Edip Adıvar ve Orhan Kemal vermtir. İki yazar da romanlarında kahramanlarının en ince ayrıntıya kadar, adeta sulu boya portrelerini çizerler.

 

Karanlık Yüzü Romanında lenen başka konular ise: Felsefe, tarih ve siyaset. Bu yoğunluk, romanı bir çok okura ulaştırabilecek bir özellik, çünkü ilgileri farklı alanlarda olan bir çok insan, bu romanda ilgilendiği konular hakkında bir şeyler bulabilirler. Böylece tarihi seven okur, bu romanda farklı bir tarihle, felsefeye ilgi duyan okur ise, romanın felsefi boyutunda yaradılış ve yaşam hakkında farklı ve yeni düşüncelerle karşılaşıyor. Farklı konuların bir romanda bir araya gelmesi, okur için ne kadar bir avantaj da olsa, bence aslında romancının işini zorlaştırır. Okurların her zaman romanlardan farklı beklentileri vardır. Eğer romancı başarılı bir roman yazmak istiyorsa, bir şekilde kendini ve romancı yeteneğini bu çok yönlü beklentilere yanıt verecek tarzda yazmalıdır. Bu da romancının bir ön çalışma yapmasını gerektirecektir...

 

 Karanlık Yüzü, ne tarihi, ne de felsefi bir roman. Bu yalnızca yaşamın içinden her birimizden bir parça taşıyan bir eser. Bana kalırsa, Erol Yıldırım bunu başarılı bir şekilde lemiş… Romancının yaradılış teorisi çok ilginç. Böyle bir teori ne bilimce, ne de dince lenmti. Aslında benim yaradılış felsefeme de zıt olan bir teori, ama „Yiğidi öldür, hakkını yeme“ demler. Bu yüzden bu varoluş teorisinin iyi bir buluş olduğunu da inkar etmemek gerekir…

 

Yaradılışı, Karanlık ve Aydınlık’ın bir araya gelmesiyle, Karanlık’ın bir minyatürü olan, Adam`ın bunu fırsat bilip dünyayı yönetmeye başlamasından yola çıkarak, günümüze uzanan bir uzun serüveni anlatıyor yazar. Anlatım her sayfa da ayrıntılı ve eksiksizken, bir çok bölümler orjinal buluşlarla dolu. Aslında yazar bu romanda oldukça da fantazi kullanmiş. Buna rağimen, fantazi de içerse, romanın hiç bir bölümü okura masalımsı yansımıyor, tam tersi oldukça yaşanmış bir tarih görünümü yaratılmış. Özellikle de Karanlık`la Aydınlık’ın yaşadıkları ilkiyi çok ilginç bir şekilde anlatıyor yazar. Romanın başında Karanlık`la Aydınlık’ın istedikleri her şekle girebileceğini öğreniyoruz.... Bir gün bu iki büyük güç insanı oynamaya karar veriyorlar… Bu gelme okura yine bir avantaj sağlıyor, çünkü okur romanın başında Karanlık anlatılırken onu bir türlü gözünde canlandıramıyor. Oysa Karanlık ve Aydınlık insani tavırlara bürününce, okur onları gözünde daha iyi canlandırabiliyor ve anlatım biraz daha fantazi dışına çıkıyor. Aslına bakılırsa onların, yani Tanrı olarak nitelendirilm iki gücün bir şekilde insanlaştırılması ne kadar saçma da olsa romanda hiç yadırganmıyor. Yazar bu Tanrıları insanlaştırarak, onlara kahvaltı masasında yumurta tokuşturtturuyor, oyunlar oynatıyor ve hatta lades bile çektirttiriyor. Onların bu ilkileri tamamen orjinal buluşlarla anlatılıyor yazar tarafından.

Şöyle diyor yazar: “ Her defasında Aydınlık kızıp köpürünce, şu cüceyi tüm saltanatıyla derhal yerle bir et, dediğiinde... ya o ne yapıyordu?.. Adam’ın atayurdu Aden’i ve saltanatını, yarattığı büyük tufanlarla, hiç acımadan yerlebir etmti, ama bu cüce yaratığı ise, Aydınlık yüzünü tanımasında çöpçatanlık etti diye, bu ec bücüş Adam’ı da her defasında sürekli kollamıştı... Ne varki ne zaman dönüp ardına baksa kahroluyor, midesine kramplar giriyordu... Karanlık’ın içinden, şu cüce Adam’ın suratına ve yarattığı kaosa katmerlice tükürmek geldi. O kadar yüzsüzleşmti ki, bu cüce, yüzüne tükürmek değil, kussan bile anlayıp kendine gelecek gibi değildi!.. Bırak, dedi Karanlık kendi kendine, varsın sarhoşu yıkıldığı yere kadar gitsin! Düşküne bir tekme de benim indirmem bana yakişmaz.“

Seçtiğim bu bölümde, Karanlık’ın hangi duygular içinde bulunduğu ve takındığı insancıl tavırlar güzel anlatılıyor. Özellikle de bu bölümlerde dil çok rahat ve akıcı...

Romanı okuyanların belki ilgisini çekmtir, yazar aslında Karanlık ve Aydınlık’ı insanlaştırmakla büyük bir kurnazlık yapıyor. Eğer onları bedenı olmayan, hiç bir şeye benzemeyen varlıklar olarak leseydi, bir şekilde yazar yine işin üstesinden gelecekti, ama çok zorlanacaktı. Onları insanlaştırmakla hem anlatımda daha az zorluk çekm, hem de fantazisini daha çok kullanmiş. Ayrıca yazar iyi anlatımı ve süslemeleriyle yaptığı bu kurnazlığı br şekilde okuyucudan gizlemeyi de başarıyor.

Benim bu roman da ilgimi çeken başka bir nokta ise, yazarın dığer romanlarında da farkedildiği gibi, kahramanların isimlerinin çok ilginç oluşu. Örneğin: “Kavga“ ve “Yeşil Gözlü“ gibi. Başka yazarların kahramanları da belki kimi zaman belirli bazı özellikleriyle anılıyordur, ama Erol Yıldırım genellikle tüm romanlarında bu özelliğini sürdürüyor. Örneğin “Höllük“ romanında da Aloş’un anne ve babası hiç bir zaman gerçek isimleriyle anılmıyorlar. Aloş’un annesine “Kadın“ ve babasına da “Çiçek Bozuğıu Yüzlü Adam“ demekle yetiniyor yazar. Yazarın kahramanlarına bu tür isimler vermesinin iki nedeni olabilir. ilki, kahramanların güncel hayatımızda bir çok insanlar için, sembolik kahramanlar olabilmesi içindir. Örneğin: Kadın, “Höllük“ romanında bir çok çilelere göğiüs geriyor. Hem kocasından eziyet çekiyor, hem de onca yoksulluk yetmezm gibi, hasta oğlu, Doğan’ı kaybediyor. Kadın’la aynı kaderi paylaşan bir çok kadın var tarihte ve günümüzde. Eğer Kadın özel ismiyle anılsaydı, bütün bu kadınlar için sembolik bir kahraman olmazdı, yani bu denli bir özgünlük sağlanamazdı. Kavga da öyle. Kavga herşeye rağmen, Kral’a karşı olan savaşından vazgeçmiyor. Ulusal ve kendi özgürlüğü için direnişinden ve mücadelesinden asla ödün vermiyor. Bu yüzden Kavga da sembolik bir kahraman ve ismi yerine çok oturmuş. ”Çiçek Bozuğu Yüzlü Adam” olsun “Yeşil Gözlü” olsun, ikisi de onları başkalarından farklı kılan özellikleriyle adlandırılmışlar. Yeşil Gözlü, dağa çıkan onca genç arasında güzel gözleri ile bütün kadın gerillaların gönlünü çalıyor. Özellikle Zuhal, onun gözlerinden çok etkileniyor.

Bana kalırsa yazarın kahramanlarına bilinen isimleri vermesinde başka bir etken de rol oynuyor. Ben daha çok yazarin kendini dığer yazarlardan farklı kılmak istediği için böyle yaptığını düşünüyorum. Yazar başka romanlarda geçen kahraman isimlerini kullanmaktan özenle kaçınıyor ve yalnızca kendine has kahramanlar yaratmaya çalışıyor. Bu davranışını isim seçimlerinde de gösteriyor. Yazar bir şekilde romanlarında sürekli yeni bir şeyler yaratma çabasında. Romancılığa katkı sunmakta.

 

Eleştirimin bu bölümünde yazarın romanında kullandığı dile değinmek istiyorum. Bana kalırsa yazar oldukça rahat ve akıcı bir dil kullanıyor romanında. ilgimi çeken ve beyendiğim bir nokta, yazarın hiç bir şekilde yabancı sözcüklere, yani arapça, farsça vs. sözcüklere yer vermeyişidir. Roman süresince dil öztürkçe ve roman her kesimin anlayabileceği bir biçimde yazılmış. Yazar uzun cümleler de kullansa, olay her zaman anlaşılıyor. Cümle kuruluşları oldukça güzel. Bunun ötesinde yazar çok kez devrik tümce kuruyor. Yazar’ın Şair kimliği böylece cümle kuruluşlarına da yansıyor. Ayrıca yazar sürekli, devrik tümcelerinin yanı sıra, süslemelerle ve özellikle betimlemelerle romanı zenginleştiriyor, ve şiirsel bir dil oluşturuyor. Romanlarını okuduğıum bir çok yazarla karşılaştırdığımda, Erol Yıldırım’ın anlatımda diyaloglara fazla yer vermediğini ve daha çok kahramanların iç benleriyle monolog halinde olduğunu görüyoruz. Bu kadar az dıyaloglara yer verilmesine rağimen, anlatim okuru sikmiyor, bunun ötesinde okur yazarin samimi dilinden zevk alıyor…

Yazar romanda bır çok atasözü ve deyıme yer verıyor ve bunları tam yerinde kullanıyor. Bunu şu örneklerde görebiliyoruz: “Gerçi kılavuzu karga olanın, burnu boktan kurtulmaz derlerse de, Yusufçuk çok şükür karga sülalesine sadece, yedi göbek öteden akrabaydı.Bu nedenle de, ne zaman kılavuzluğa soyunmuşsa sonucu hep hayırlı olmuştu…” (Sayfa 109).

“Ah dedi Aydınlık, ah: Ben sana bundan çok öncelerı bu yılanın başını daha küçükken ezelim demem miydim? Adam olacak çocuk bokundan belli olur.” (Sayfa 127).

Yazar romanını bu tür süslemelerle donatması, insana romanı okurken büyük bir zevk veriyor… Bundan önceki bölümde yazarın kahraman portrelerine fazla önem vermediğine değinmtim. Bu bölümde de yazarın mekan tasvirleri hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Erol Yıldırım romanın bir çok yerinde kahramanların bulunduğıu ve olayların geçtiği mekanları ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Anlatım bu bölümlerde o kadar ayrıntılı ve zenginki, okur o anda o mekanın tablosunu canlı olarak görebilıyor. Ayrıca o mekanın içinde bulunuyormuş gibi hissediyor kendini. Kimi yazarlar mekanları yüzeysel tasvir ederler. Oysa Erol Yıldırım mekan tasvirini yaparken orada bulunan çiçeklerden tutun da, her şeyi en ince ayrıntısına kadar şairane bir dille anlatıyor, örneğin: Cemilelerin bulundukları dağıı anlatırken şu cümlelerle başlıyor roman: ”ilk kardelen, boncuklaşmış kar öbeğinin pirizmalaşmış aydınlığı altında, güneşe gülümseyen gözlerini alıp maviğe çevirdi… Önce ince boynunu, sonra ağır ağır başını, en sonda başının çevresindeki henüz güneş ışınlarıyla yeterınce beslenip güçlenmem, narin yapraklarını kozasından yeni uyanmış bir kelebek kanadı duyarlığııyla gerneştirerek yaydı, nefeslendi…” (Sayfa 254). Bu bölüm kardeleni o kadar ayrıntılı bir biçimde anlatıyor ki, bu da  bize yazarın gözlemleyici kimliğini göstermesiısından önemli…

Bana kalırsa, yazarın dilinde onu başarılı kılan en büyük etkenlerden biri de, ınanılmaz derecede gen bir sözcük dağıarcığına sahip olması. Yazar anlatımda sözcük tekrarları yapmak zorunda kalmadan yüzlerce sözcükle kendini çok rahat ifade edebiliyor. Bu hem romanın ne kadar zengin olduğunun belgesi, hem de okurun dünyasını zenginleştiriyor.

Yazarın dili hakkında hiç bir şekilde olumsuz eleştiri yapmam gerektiğini sanmıyorum, çünkü yazarın dil konusunda eksik yanları olduğıunu düşünmüyorum.

 

Eleştirimin bu son bölümünde kişisel düşüncelerimi de yazmak istiyorum.

Bana kalırsa, “Karanlık Yüzü” adlı roman okunmaya deyecek bir roman. Romanlar okurun inançlarına ters de düşse okunmalı… Benim de bu romanda kızdığım ve yadırgadığıım çok bölüm vardı. Örneğin: Karanlık ve Aydınlık’ın Tanrı olarak seçilmeleri ve insanlaştırılmaları. Her insanın kişisel bir yaradılış inancı ve hayat felsefesi var. Ben de kendimce farklı düşündüğıümden, bu yaradılış teorisini pek kabullenemedim. Buna rağimen bir roman, okurun kişisel fikirlerine ne kadar ters de düşse, kötü olmak zorunda değil. Örneğin: yazarın kendi fantazisinde yarattığı tarih çok başarılı olmuş. Anlatım o kadar gerçekçi ve güzel kı, okur kimi zaman o tarihi kendi de yaşamış gibi hissedebiliyor. Örneğin: Kral ile Kavga’nın yüzyıllar süren savaşı o kadar canlı ve güzel anlatılıyor ki, okur film izler gibi oluyor. Ayrıca bir kaç romanı bir romanda toplamak ve birbirine karıştırmadan bu kadar güzel anlatmak çok zor bir şey, oysa yazar bununda üstesinden geliyor.

Önemli başka bir nokta ise yazarın bir erkek olarak, bir kadını başrol kahramanı seçmesi ve onun duygularını bu denli gerçekçi yansıtabılmesidir. Yazar kadınlara romanlarında önemli roller vererek hem onları destekliyor, hem de onların duygularını çok güzel yaşatıyor. Sonu yarım kalan diğer iki roman, Höllük ve Elveda Kavga Merhaba Sevda Romaninin  kahramanlari bu romanda da serüvenlerini devam ettiriyorlar, bu defa iki romanın da mutlu sonla bitmesi, Karanlık Yüzü Romanının okunmasını gerektiren başka bir neden…

Ben yazarın kahramanları arasında kendime yakın hiç bir kahraman bulamadım. Belki kimi okura göre bunun bir önemi yoktur, ama bana göre önemli bır şey. Yani kimi zaman kahramanların bazı tavırları bana biraz gerçekdışı geldi. Örneğin: Cemile ile Zuhal’in bir araya gelip geçmte, Cem’le yaşadıklarını birbirleriyle paylaşmaları bana oldukça ters düştü. Ayrıca kahramanların aşk’a bakışlarını hiç bir şekilde onaylıyamadım. Bana bir şekilde çok ters düştüler.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen bir romanı bence en başarılı kılan yanı dilidir. Yazar Türkçeyi o kadar rahat kullanıyor ki, bir şekilde etkisinde kalmamak mümkün değil. Yazarı tanıyan okur, belki öğretmenliğinin etkisi vardır diye düşünse de, bu çok farklı  bir şey… Yazarın sözcük dağarcığı inanılmaz gen. Bu yüzden okurken insan hiçbir şekilde sıkılmiyor ve romanı elinden bırakmak istemiyor.

 

Özetlersem: Roman güzel ve başarılı. Kimi yerleri biraz yoğunluk bakımından ağır da olsa, dili sayesinde okurun seveceğini düşünüyorum. Ve herkesin okumasını da öneriyorum.

 

 

                                                                                                          Kezban Yedikule

 

Not: Kezban Yedikule, Almanya doğumlu, Oberhausen-Bertha von Suttner Gymnasiumu`nda son sınıf öğrencisi.

 


 
  
 
Sayfa : [ 86 ]
 


Bu Yazıya Henüz Yorum Yazılmamış!


Yorum Yaz
Yorum Yazabilmek İçin Lütfen Siteye Giriş Yapın!


En Çok Okunanlar
Neriman.. 2368
KEREM GİB&.. 2161
SEVGİL.. 2116
Karanlık Y.. 2097
ALEVİ #.. 1764
Karanlık Y.. 1710
ALEVİ #.. 1687
KARNAVAL.. 1672
Höllü.. 1664
PİRSULTAN .. 1632

Son Eklenenler
Sevgiliye Mektu.. 1117
Karanlık Y.. 1603
Karanlık Y.. 1432
ALEVİ #.. 1764
ALEVİ #.. 1687
PİRSULTAN .. 1632
KRAL ÇIBLA.. 1269
ALMANYA ALMANYA.. 1134
BİR DOKUN .. 1104
AYŞE'N.. 1266
www.erolyildirim.org -- Erol YILDIRIM'ın Önceki Sitesi

Powered by Aktif AJANS © 2019 
15.10.2019 07:10:26