"Birtek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir." Montesquieu
"Bir zencinin rengini degistirmenin tek yolu, beyaz adamlara beyaz yurekler vermektir." PANIN
"Bir yargıç, iyi niyetle dinlemeli, akıllıca karşılık vermeli, sağlıklı düşünmeli, tarafsızca karar vermelidir." Sokrates
"Bir yanı dinlemeden karar veren, doğru karar vermiş olsa bile adaletsizlik etmiş sayılır." Anonim
"Bir ülkenin türkülerini yapanlar kanunlarını yapanlardan daha değerlidir." Tales
"Bir toplumda suç varsa, orada adalet yoktur." Eflatun (M.Ö.427-347)
"Bir şey her şey için, her şey bir şey için vardır." GOETHE
"Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkum olmuştur." Montesquieu
"Binlerce kilometrelik bir yolculuk bile, tek bir adımla başlamak zorundadır." Lao-Tzu)
Zanan seni değil, sen zamanı kullan. e.yıldırım
"kaldır at çöpe, bayatlamış hatanı akıllı ol koru şu gencecik sevdanı ballı olsun ki aşkın, tatlı kılasın akıp giden zamanı" Erol Yıldırım
Kaçan Zamana ağlayacağına, kaçırmadıklarınla övün... E.Y
Zamanla Lades tutum Gökyüzüne ellerim açıktı Aklımdaydı,ama hile yaptı "Aşkı" avucuma attı... Erol Yıldırım
Şeriat der ki: Seninki senin, benimki benim. Tarikat der ki: Seninki senin, benimki de senin. Marifet der ki: Ne benimki var ne seninki. Hakikat der ki: Ne sen varsın, ne ben. ŞEMS-İ TEBRİZ
$('#s7').cycle({fx: 'scrollLeft',delay: -3000});
Kategoriler
Deneme  (2)
Eleştiri ve Analizler  (8)
Mektup  (1)
Öykü  (8)
Roman  (0)
Şiir  (0)
Tiyatro  (1)
Ve Diğerleri  (1)
Neriman|

 

NERİMAN

    Önce bir  tiyatro hazırlığı gerekiyordu... Öyle ya!.. Yoksa nasıl ulaşacaktık Neriman'a?.. Çat kapı, “işte ben geldim” diyemezdim ya!..

   Bizim Serhat rol icabı, Zeynep olacak... Nasıl olsa Neriman, Zeynep'i tanıyordu... Kadın'la Zeynep bakır bakraçlar ellerinde hep tatlı suya, Nerimanların oraya giderlerdi... Serhat kaygılıydı: “Yapamam, edemem!.. Ya bir falso yaparsam” diyerek ipe un sermek, oyundan sıyrılmak niyetinde!.. Biraz kızarak, biraz da cesaretlendirerek sonunda onu da, bu tiyatroya katılmaya razı ediyorum...

    Konuk kaldığımız evin genç kızı Cemile`yi de yanımıza alarak, tatlı suyun yanıbaşındaki evin kapısına gidiyoruz... Kapıyı açana: "Ben Neriman`ın çocukluk arkadaşı Zenep'im" diyecek bizim Serhat. Almanya'dan kalkmış kasabaya gelmişken, çok sevdiğim çocukluk arkadaşımı, Neriman'ı da bir göreyim dedim..." Bu oyunla adresi bir ele geçirdik mi, gerisi kolay!.. Neriman'a gidecek, aynı oyunu bir kez de orada oynayacaktık...

    Tatlı suyun yanıbaşındaki eve gelince, beklenmedik bir mucize oldu!.. Cemile orada bir gençle tanış çıktı... Önce aralarında hal hatırlı derin bir sohbet başladı... "Hayrola Cemile abla! sen buralarda?.." Buralarda dediği Cemileler`den yüz metre uzaklıktaydı tatlı su... "Hiç!.." dedi Cemile, beni ve Serhat`ı göstererek, "Almanya`dan akrabalarım... Bu abla, şu evde oturan Neriman Ablanın, çocukluk arkadaşıymış. Akrabalarım da eskiden burada oturuyordu, sonra İstanbul`a oradan da, Almanya`ya göçtüler..." Oğlan gülümsüyor, "ne diyorsun sen? Neriman benim halam olur" diyor Cemile`ye... Birden içime serin bir su serpiliyor. Yanımdakiler henüz işin ne denli kıvamına girdiğinin ayrımında değiller. Serhat'a kaş, göz işaretleri çakıyorum, balıklama dalsa ya konuya, tam sırasıyken! "İıhhh!.." Bana mısın? demiyor, tınmıyor hiç!.. Sonunda dayanamayıp ben dalıyorum balıklama!.. "Kardeşim Zeynep" diyorum oğlana... "Neriman`la Ülkü İlkokulu'nda birlikte okumuşlar, sıkı arkadaşlarmış. Tutturdu: “Neriman da, Neriman, onu görmeden şurdan şuraya adımımı atmam!.. İşte hazır yiğenini yakaladın! daha ne güne duruyorsun?" diyorum Serhat`a dönerek... Sonunda uyanıyor, ama bu defa da çenesi düşüyor, kem kümler arasında bir şeyler geveliyor Serhat. Bereket işler daha fazla arap saçına dönmeden, oğlan imdadımıza yetişiyor... "Durun ben sizi halama götüreyim öyleyse!.." Ardından da cep telefonuna asılıyor hemen...

   Çevremizi Neriman`ın akrabaları kuşatmış. Ortanca abisi Cemal, yengesi ve daha başkaları... Şemsettin Abinin öldüğünü de o ara öğreniyoruz! Bizi içeri davet ediyorlar, ama yolcu yolunda gerek... İçimde delice pırpırlar!.. İşin birden böyle kolaylaşması mı, yoksa oğlanın, “halam bizi bekliyor” muştusu mu, bu içimdeki pırpırların nedeni?.. Hep birlikte atlıyoruz Land Rover`e...

    Bakkaldan içeri girer girmez Serhat: "ben Zeynep, beni anımsadın  mı?" diyerek atılıyor Neriman`ın kollarına. Sarmaş dolaşlar şimdi. Serhat da estetik ameliyattan yeni çıkmış. Dikişler henüz taze. Anlaşılan Neriman biraz fazlaca onu göğsüne bastırıyor. Serhat`in suratı ekşiyor, bereket renk vermiyor o anda. Eee oyuna giren kol kaldırır!.. "Neriman, hatırladım hatırladım seni, ama doğrusu ya çok değişmissin. Dışarılarda bir yerde karşılaşsak zor çıkarırdım! Eskiden bir kuru kemiktin” diyor Neriman... “Şimdi maşallah!.." Hep birlikte gülüşüyoruz, bu iğnelemeye!.. Serhat estetikle epeyce yağlarını aldırmasına rağmen hâlâ oldukça kilolu... "Sen de çok değişmişsin" diye atıyor Serhat. Sonra da beni göstererek, "abimi tanıdın mı?.." Göz göze geliyoruz... Ben, Nerimian'ın elini sıkarken adımı bir daha soyadımı da katarak yineliyorum... Kaşları çatılıyor, yüzünde bir hüzün yeli... "Buyrun yukarı eve çıkalım," diyor Neriman. Yeğenine de, "misafirleri yukarı götür, ben de dükkanı kapayıp geliyorum... Benimki cuma'ya gitti nerdeyse gelir..." Ötekiler kapıdan çıkıyorlar. Ben kısa süren yalnızlığımızdan yararlanarak...

  "Benim, beni tanımadın mı?.."

   Tanımaz olur muyum hiç, ne yapsaydım yani, boynuna mı sarılsaydım!.. Ama emin ol ki, senin olduğunu daha önce sezinlesem, gelmenize izin vermezdim!.. “Neden” demeye vakit bırakmadan o önde ben arkadan merdivenleri tırmanıp ötekilerin yanına çıkıyoruz?..

  "Benim kimseden bir saklım, çekincem yok" diye  giriyor söze Neriman... "Valla beni döve, söve verdiler bu adama. Bazen kafamın tası atınca onu, ben evden kovuyorum!.." Neriman'ın böyle yeğenin yanında ulu orta, pervasız konuşması, bizi hem rahatlatıyor, hem de cesaretlendiriyor. Tabii kurduğumuz tiyatro da bozuluyor!.. Birden kaynaşıp senli benli oluyoruz... Üniversiteli küçükoğlu da dahil evdeklilerin hepsi oruçlu. Ramazandayız... Bize oruç var mı, yok mu sorulmuyor. Börek ve çay ikram ediyor Neriman? Biz de iştahlı iştahlı yumuluyoruz.. Zamansa acımasız bir hızla tükeniyor...

   Senin yıllar önce düşüncesizce getirip, Şemsettin Abimin eline tutuşturduğun o roman var ya! işte onun yüzünden benim başıma neler geldi neler  biliyor musun?.. Neriman`ın bu ikinci çıkışına şaşırıyorum... "Ben" diyorum, "doğrusu ya o romanı yazmakla çok anlamlı bir görev yaptım sanıyordum. Senin adını taşıyan bir roman yazdım. Bu romanın baş kahramanı sendin... Bir roman kahramanı olmak!.. Övünülecek, kıvanç duyulacak bir olay değil mi sence?.."

   Sanki bende böylesi duyguları yaşayacak güç mü bıraktılar?.. Şemsettin, yani abim, beni şu çocuklarımın babasına, döve söve zorla veren! ne işkenceler yaptı bana o roman yüzünden!.. Tabii  bütün bunları sen nerden bileceksin?.."

   Doğru, biz bu mahalleden göçtükten sonra, burada neler olup bittiği hakkında hiç bir şey bilmiyorum... Sen ne kadar o romandaki kahramanı benimsedin?.. Ramanda, seni oynayan -Neriman`ı- sevmiş, bağrına basmış mıydın?.. Yoksa ona kinlenip, ondan nefret mi etmiştin?.. Bütün bu ve benzeri şeyleri, bir yerde oturup da, bir fincan kahve içerek konuşmak bu güne kadar bize nasip olmadı.  Zaten ben ne zaman sana ulaşmaya kalksam, hep tiyatro yapmak zorunda kaldım.!..

   "Nasıl olur da sen, o romanda anlattığın olaylara, yazdıklarına beni alet edip karıştırırsın?.."

   Aman dur hele, sakin ol! sen neler söylüyorsun, o sadece bir roman!? Orada yazılanlar da sadece romanın dünyası, yani bir kurgu, çoğu hayali, atmaca şeyler!.. Biz, ikimiz o romanda sadece birer figüranız..."

   Yooo öyle laf ebeliği yapıp, kolayca işin içinden sıyrılamazsın!.. Sen Şemsettin Abime o romanı verdikden sonra!.."

   Dur bir dakika n'olursun!.. Sonrasına geçmeden, istersen önce ben o romanı Şemsettin Abiye nasıl verdim? işin o yanını bir iyice anlatayım, sonra sen kaldığın yerden anlatmaya devam edersin?.."

    Yıllar önceydi, senin başrolü oynadığın o roman çantamda, kasabaya ayak bastığımda, sen benim için bir ölüydün!.. Sakın ha! beni şimdi Yeşilçam jönleri gibi arabeks havalara giriyorum sanma... Hani bir oğlan vardı!.. Hani canım sana deli gibi vurgun! bitişik komşunuz, Ahmet. İşte o, bir gün nereden estiyse, gelip İstanbul'da buldu beni... Ben o sıralar 3 Nolu Boğaziçi İskelesinde memurum... Hoşbeşten sonra tabii hemen seni soruyorum Ahmet'e... Buz gibi bir sesle, "o öldü!" diyor... "Hollandalı biriyle evlendi, bir süre sonra da kansere yakalanıp..!" Dünyalar başıma yıkılıyor o an!.. İşte o günden sonra sen, bende, bedenen ölüsün, ama anılarımız hep taptaze, yerli yerinde... Bağışla!.. ben yaşadığımız o kırık dökük, o tatsız tuzsuz şeylere anılarım derim hep. Oysa yaşananlar neydi ki, anı olsunlar?.. Onlar bir çoban dağarcığındaki kırıntılar kadar yoksul, bir yanları hep eksik kalmış çerden çöpten şeylerdi!.. Çerden çöpten, kırıntı mırıntı yine de benim, ilk gözağrım, çocuksu düşlerim, anılarımdı işte onlar.!..

    O roman koltuğumda, yüreğim çırpıntılı!.. O gün tatlı suyun başındaki kapınızı çalarken, göğüslerine düşen iki örgülü sarı saçların, bal rengi gözlerinle kapıyı sanki sen açacaksın gibi gelmişti bana... Hayır kapıyı sen açmıyorsun, çünkü sen bir ölüsün!.. Bense senin ölümünü çoktan unutmuşum. Yoksa ne işim var bu kapı, bacada... Şimdi kapıda iki yabancı göz: “Kimsin!.. ne istiyorsun?..” diye sorguluyor... "Neriman..." diyorum... "Onlar yüz yıl önce burada oturuyorlardı... Onlardan bir iz, bir haber!.." O iki yabancı göz, "Neriman mı? o evlendi, aşağı mahalleye taşındılar... Biz kiracıyız..." Israrcı oluyorum... "Şemsettin Abisi Hükümet Meydanı'nda, taksi çalıştırıyor..." Demek yaşıyorsun, ölmemişsin!.. Sevinçten uçuyor muyum o anda?.. Hayır!.. çünkü sen bende hâlâ  ölmüşlüğü yaşıyorsun... 

   Altımda mercedes, Hükümet Meydanı'ndayım şimdi... Şemsettin Abi karşımda. Bir suçlu gibi, süklüm büklüm yaklaşıyorum... "Bak Şemsettin Abi" diyorum korkularımı yenerek... "Ben sizin mahalle-den biriyim. Yıllar önce, çocukken uzaklara göçtük... Neriman benim ilkokuldan arkadaşım... Yemin ederim elim, eline değmedi!.. Bu romanda anlatılanlar da bir kurgu, yani atmaca, hayali şeyler!.. Tabii ben hep romandaki gibi olmasını düşledim, ama kısmet değilmiş işte..." diyor, romanı tutuşturuyorum eline... Şemsettin Abi bir elindeki o romana, bir benim yüzüme bakıyor... İçimdeki kanat seslerini duyuyor mu Şemsettin Abi acaba?..

   Bu romanın kahramanı kardeşin, yani Neriman. Ona bu romanı armağan etmek için çok uzaklardan çıkıp buraya geldim. Aslına bakarsan biraz da zorumluyum onu görmeye... Ona danışmadan, iznini almadan onu romanıma kahraman yaptım. İzin ver, bu sürprizi hiç değilse şimdi onunla paylaşayım...

   “Yooo  işte bu olamaz!.." diyor bir şeylerden pişmanlık duyan birinin ifadesiyle. "Sen kendin götüremezsin ona!.. Neriman... o çok şanssız bir evlilik yaptı. Bir hocayla evli o!.. Ama bak sana söz! ben kendi elerimle bu romanı götürüp Neriman`a vereceğim.." O an ellerine mi sarılıyorum?... Sevinçten kanatlanıp uçuyor muyum?.. Yoksa bana izin vermedi diye, kahırlanıp kinleniyor muyum Şemsettin Abiye?.. Bunlar hepsi bir yana, ama o iki yabancı gözün, aşağı mahalledeki adresle ilgili çizdiği resim aklımın bir köşesinde harfiyen kazılı duruyor...

   Adresi elimle koymuş gibi hemen buluyorum. Şu köşedeki, hocanın bakkalı. Neriman`da üst katta oturuyor olmalı... Mercedese uygun bir yer ayarlıyorum... Şimdi dükkanda sakallıyla karşı karşıyayız... Bir şeyler almalı... İki paket Malbora... Aslında sigara da kullanmıyorum, ama olsun... Kafamda kırk tilki!.. Sakallıya klasik bir yalan atıyorum... "Bir arkadaşımla burada buluşacaktık, gelmedi... "Biraz daha bekleyin, gelir belki" diyor güler yüzle sakallı... Adama ne kin, ne de sempati duyuyorum... Dükkanından alışveriş ettiğim her hangi bir yabancı satıcı... Bir an nasıl oluyor! inanılmaz bir güç, sakallıya kapıdan başını  uzattırıp yukarıda, ikinci kattaki Neriman'a "aşağıya gelir misin biraz?" dedirtiyor... Aman Tanrım! bu ne inanılmaz bir mucize... Ve Neriman, yani sen o günkü halinle merdivenlerden inip dükkandan içeri giriyorsun... Sen, o halin ve ben... iki yabancıyız!.. Şok oluyorum!.. Bir şeyler konuşuyorsunuz aranızda. Ben duymuyor, görmüyorum!.. Ya sen, benim varlığımın farkında mısın?.. Yanıbaşında, işte bir nefes kadar yakınım sana... Görüyorsun beni... Ama iki yabancıyız birbirimize! Araya yüz yıllar girmiş, elbette tanıyamazsın... Ben falancı... Adımı, soyadımı, bu gün yaptığım gibi, inadına üstüne basarak yineliyorum Sakallıya...        

   "Arkadaşım size sorarsa, bekledi gitti diyiverin..."

  "Soran olursa söylerim" diyor sakallı... Sen yüzüme daha bir dikkatli bakıyorsun... Bense sana doyasıya bakamıyorum... İki yabancıyız, yüz yıl uzak kalmışız birbirimize!.. 

   Mercedesi park ettiğim köşemde daha fazla kalamıyorum, yabancı gözler çoğalıyor üzerimizde. Biraz ötelerde bir yerlere çekiyorum onu... Adımı duyunca beni anımsadın, bundan eminim... Belki çıkıp gelirsin de hasret gideririz, diye umutlanıp bekliyorum... Çıkıp gelmiyorsun... Canın sağolsun!..

    Evet çıkıp gelmiyorum, çünkü sana çok kızgınım. Sen bırakıp çekip İstanbullara gittikten sonraki yaşadıklarımı bir bilsen!.. O oğlanın İstanbul'da gelip, sana anlattıkları kısmen doğru... Herkesin, artık "Neriman öldü!" dediği çok çileli günler yaşadım ben. Bal rengi gözlü Neriman'ın, ölümcül bir dertle boğuşuyordu o sıralar!.. Kaç kişi tanıyorsun o mendebur dertten kurtulan?.. İşte sen uzaklarda kaçakken! yüreğinde öldürüp, düşlerinde yaşattığın ben, kanserle savaşyordum!..

   Önceki meseleye gelince... Sana Hükümet Meydanı'nda ses çıkarmayan, kuzu kuzu o romanı elinden alan Şemsettin Abim, emaneti alıp sahibine, yani bana vereceğine, oturup önce bir güzelce kendi okumuş. Sadece kendi okusa canıma minnet, okuma yazması olan tüm tanıdıklar da okumuşlar... Tanrım ne büyük sıkıntılardı o günlerde bana çektirdikleri!.. Ne zaman aralarına katılsam, büyüğünden küçüğüne hepsi ağız birliği etmişcesine: "Vay... vay... vay!... Sen neymişsin be Neriman?.. Ne de çok gizli herzeler karıştırmıssın öyle!.. Nasıl da haberimiz olmamış!.. Sırada başkaları da varsa, şimdiden söyle de romanların diline düşmeden onları bari önceden bilelim!.." Bu serzenişler, bu alaylar bir yana, bir de Şemsettin Abimin kuzu postunu atıp, kurtlaşması, uyguladığı o şiddet!..

   Ölmüş bir Neriman'a ancak ağıt yakılırdı! Bense ağıt yakmayı hiç  sevmem. Bu nedenle nerede, ne zaman bilmiyorum? ama ben, senin öldüğünü, zamanın bir yerlerinde aklımdan ve yüreğimden tamamıyla kazımışım. Şu anda sen açınca beynimden kazıdıklarım yeniden canlandı... Oysa o roman, işte böyle derin bir unutkanlığın romanı...

   İyi, hoş anlatıyorsunda, gel sen bunları o günlerde Semsettin`e anlat... Zaten siz daha buradan taşınmadan önce, birbirimize karşı duyduğumuz ilgi, nasıl olmuşsa onun kulağına gitmiş. Daha o günlerde bile yapmadığını bırakmamıştı bana!.. "Seni kıtır kıtır doğrarım da, yine o dinsiz oğlana vermem!" deyip durmuştu... Biliyorsun biz sünniyiz!.. Bu yetmez gibi bir de, o romanda yazılanlarıın hepsini gerçek sanınca...

   Ama bu kadarına da pes vallahi!.. Nasıl olur!.. O yıllarda daha iki çocuğuz biz... Oysa roman kahramanları, Kerpiç Duvarlı Evle, Tatlı Suyun Başındaki Evde, günlerce birarada... yatıyor, kalkıyor, sevişiyorlar. Bütün bunların, yaşanan o büyük maceranın o yaşlarda gerçek olması ne mümkün!..

    Eee Semsettin Abim bu! gelde bunları sen, ona anlat... Neriman bir ara kayboluyor... Elinde Höllük,  yeniden dönüyor odaya... "Bak işte başıma çorap ören o romanın" diyor... "Elden ele, dolaşa dolaşa romanlıktan çıktı, ama benim hâlâ başucu kitabım... Romanın sayfalar darma dağınık... Roman herkesten sonra nihayet bana da ulaştı, ben de okudum...

   Neden yaşamadığımız o şeyleri, yaşamışız gibi ciddi ciddi yazdın romana?.. Yatıyoruz, kalkıyoruz!.. Yani o karı, koca oyunları falan!.. Bu kadar iftira çok fazla değil mi?..

   Doğrusunu istersen, senin yaşında evli barklı, çoluk çocuğa karışmış biri, o yazılanları böyle "iftira!" falan diye Şemşettin Abi gibi yorumlayıp, işi karman çorman ederse ben buna ne diyebilirim?..     

    Oysa omuzlarından aşağıya dökülen örgülü sarı saçları, dudağında "baybay"`larıyla romandaki Neriman havasından yanına yaklaşılmayan mahallemizin Bayan Tarzan`ı çok başka biriydi!.. İki yabancıyız biz şimdi!.. Ne Bayan Tarzan, ne de Bay Tarzan var ortalarda! Bir şeyleri yel amış, su götürmüş!.. Hani nerede o bal rengi gözler?.. Benimse sadece gülüşüm değişmemiş!.. Anımsıyor musun biraz önce öyle söylemiştin?.. Yüz yıl öncesinin o roman kahramanlarını oynamış olmak hoş bir duygu, gurur verici bir olay!.. Hepsi işte o kadar... Şimdi şu halimizle, onların romandaki hayallerine "iftira!" demek en azından haksızlık, kıskançlık değil mi sence?.. Hiç değilse bırakalım, yüz yıl önceki çocuksu düşlerin roman sayfalarına yansımış hayalleri diri kalsın, bunu bari çok görmeyelim kendimize. Rahat bırakalım o kahramanları!.. Ne rahmetli Şemsettin Abinin, ne de başkalarının, o çocuksu dünyaya, o güzelim düşlere oyun bozanlık edip gölge düşürmeye hakkı yok artık!.

 

                                                       ***

   Sen hala aynadaki görüntüne bakarak kendini tanımaya çalışıyorsun, bu anlamsız. Görüntüye aldanma duygusunu aşmaya çabala. Yani aynadaki görüntü aldatıcı. Gerçeğe varmaya çalışmak gerek. Bu da ancak öteki yanını keşfetmekten geçer...

   Yine kapalı konuşmuyor musun?..

   O zaman açayım. Bak şimdi şu yukarıdaki yaşadıklarına. Sen o romanı yazarken neler kurmuşsun... Evet kurmuşsun diyorum, ama her kurgunun içinde gerçeklerin izi de saklıdırı?.. Sen bir roman kahramanı yaratıyorsun. Bu roman kahramanı aslında senin bir zamanlar sevdalandığın biri, ama sen kahramanının her yanıyla fantazi bir kahraman olsun istiyorsun. Bu fantezi için de tanıdık birini, yani bir çocukluk sevdanı seçiyorsun kahraman olarak. Buruya kadar her şe normal gibi görünüyor, ancak bu seçtiğin, romanına kahraman yaptığın insanı ne kadar tanıyorsun?.. Fantazi ve düşlerinin dışında onun hakkındaki bilgilerde ne kadar gerçekçisin.Yani romancı olarak senin hayal dünyana, fantazine hiç bir diyeceğim yok, özgürsün elbette. Oysa Neriman’la yüzleşince  yaşadığın gerçek hayat sana büyük bir ders oldu. Bir bak şu olana romanın dışındaki gerçekle, romandaki fantezi kahraman karşılaşınca biri ötekini sevmedi . Baksana Neriman,”Ben asla bu romandaki gibi serbest, rahat biri olamam, bana iftira etmişsin!” diye tuturuyor. Hatta daha da ileri giderek, adeta roman kahramanına kinleniyor. Öyle biri adını taşıdığı için, namusu lekelenmiş sayıyor.  Kendi, gerçek yaşantısının kahramanı olmak ona yetiyor, daha cazip geliyor...

    Bir bakıma haklı da, her yaşamdan bir değil belki bir kaç roman çıkar...

   Orası ayrı bir tartışma konusu, bizse romancının dünyasını, yazı masasına oturduğu zaman içine girdiği büyülü alemi biraz tartışmalı-yız. Demek ki romancı hayatının her hangi bir zaman diliminde, gönül bağı kurduğu birini, romanında kahraman yapmaya kalkarsa sonuçta ortaya felaket bir kargaşa yaratıyor demek... Yani roman kahramanın, gerçeğiyle yakınlığı, benzerliği fasa fiso...

   Hayda bu sözcüğü hiç tutmadım!..

   Neden tam da yerindeydi... Bak romanı okuyan, yani gerçek Neriman ne diyor?..

   Bana mı soruyorsun?..

   Elbette sana bir başkası var mı aramızda?..

   Bana kalırsa hiç bir şey söylemedi!.. Eğer bir yabancı okusaydı o romanı, çok daha anlamlı şeyler söyleyebilirdi hakkında. Neriman uzaktan, yakından kendisiyle ilişkisi olmadığı halde, onun adına ortaya çıkmış sahte bir kahramanın uçuk macerasıyla hesaplaşmış hep... Peki romancı işe başlarken bunları düşünmez mi? Bir planlama yapmaz mı, işin bu boyutunu hesaplamaz mı?..

   Hayır, romancının düş dünyasıyla, gerçek apayrı şeyler. Zaten düşünsene gerçek dediğimiz de, gerçeğin ta kendisi mi?.. Romancı çocukluk sevgilisinin nesini, ne kadar tam biliyor ki? Birimizin gerçeği, diğerinin ne kadar gerçeği?..

   Filozofça yorumu bıraksan iyi olur!..

   Yani demek istiyorum ki, kendini bile tam olarak tanımaktan aciz insanın, bir başkasının gerçeğini bilmesi sence mümkün mü?..

   O zaman şöyle bir sonuç mu çıkıyor, roman dünyasına yansayan karekterler gerçek hayatta var olsalar da, onlar her zaman romanda fantezi kahramanlarıdır. Daha doğrusu romancının düş dünyası kahramanlarıdır onlar... 

   Peki anı romanlar da bu söylediklerine girer mi?.. Sen, beni dinlemiyor musun? Demin ne dedim? Biz kendimizin ve çevremizin gerçeğini ne kadar doğru biliyoruz ki, romanlaşan hayatta da bunlar  birebir doğru otursun. Hem sonra romancı gerçeği yazmalı, diye bir zorlama da düşünülemez.

   Peki bir  sen o romanda gerçeği ne kadar kullandığını biliyor musun?..

   Hayır romancı  gerçeğin peşinde koşmadığı gibi, gerçekle de yetiinmez. O sadece imkansızın, düşlerde bile yaşanması imkansız, ama çoğumuzun arzuladığı bir kurgunun peşidedir. Kurgu işte böyle oluşur.

   Peki mekanlar da buna dahil mi?.. Her şey bu söylediğime girer, çünkü herkes kendi gerçeğinden yola çıkarak, insanı, esyayı, olayı yorumlar. Roman kurgusu içindeki boyut daha bir ütopiktir. Bu durum işi daha da çığırından çıkarır...

   Demek ki, o romanda adını verdiğin kahramanın, gerçek Neriman’la isim benzerliğinden başka bir yakınlığı yok...

   Buna ben değil Neriman karar verdi. O da, kendini oynayan kahramana düşmanı kesildiğine, onu hiç sevmediğine göre, ya kendini tanımıyor, ya da kahramanla benzer bir yanını yakalayama-dı...

   Öyle olsa yıllarca başucu kitabı yapar mıydı hiç?..

    Bak, romancı küçük yaşta gönül verdiği birini, yıllar sonra tutup yazdığı bir romana kahraman yapmış. Yıllar sonra o sevgili, çoluk çocuğa karışıyor ve sonra bu romanı okuyunca: “Ben hiç böyle biri değilim, olmadım. Bu yaşananların hiç birinin benimle ilgisi olamaz!..” diyor... Buraya kadarı, hepsi anlaşılır şeyler. Keşke bu sözleri söyleyen, isyanı oynayan Neriman, oturup da kendini anlatan bir başka roman yazsa...

   İşte bu çok ilginç olurdu...

   Gerçekten de çok ilginç olurdu herhalde... Biliyorsun söz verdi, “bir gün yazacağım” diye. Böyle yazarlığa iştahlanması, romancıya, yarattığı maceraya kızdığından mıydı yoksa..?

   Bu tür romanlar mutlaka yazılmalı... Burada romancı madalyonun kendi gördüğü yüzünden yola çıkarak düş kuruyor. Madalyonun öteki yüzü de anı romanı olur...

    Çelişkiye düşme!.. Neye, kime göre gerçek, diye sorguluyorduk? Eldeki verilere göre, gerçek diyelim o zaman. Yani madalyonun iki yüzü derken, yine benim gerçeğim, ötekinin gerçeği olamaz meselesi... Evet tam da öyle gerçeğin hep karanlık bir yüzü var ne yazık ki...

                                                          ***

   Ne zaman, kendinle başbaşa kalsan hep olayları geri sarmak hoşuna gidiyor… İlk dudağından öptüğün kızı, ilk yattığın kadını, ilk yumruk yumruğa kavganı. İlk yoldaşını, ilk ihanetini, hep ilkleri düşünürsün. Düşünürsün de ne olur? Bu ilkler hep karıştırır aklını...      

   İlk öptüğün kızı değil, ama şöyle dudak dudağa artistler gibi ilk öpüştüğün kız, Fatma`ydı... O işi de iliklerine kadar hissederek o kadınla yapmıştın. Senden yaşlı biriydi. Onunla o işi yaparken dudak dudağa öpüşür müydün? yoksa horozla tavuk gibi miydi işiniz?..

   İlk tutulduğun kızı öpmek  bir yana, elini bile tutamamıştın Neriman’ın anımsıyor musun? Oysa yüz yıl sonra Neriman, biraz da senin yüzünden kanser olduğunu söyleyecekti!..

    Sevdiğin, değer verdiğin her kadının “ihanetine uğradın” desem, bu ne bir abartma, ne de onlara edilmiş bir iftira olur.

   O üniversiteli kız Alev var ya. Hani evlenip birlikte yuva kurmayı düşlediğin, işte o, İlaç fabrikasında çalışan, şefiyle aldatıyordu seni.

  Bir zamanlar en değerli arkadaşın Hayrettin, senin yardımınla ilaç fabrikasına girmişti anımsadın mı? işte o anlatmıştı sana Alev'in ihanetini!.. Aynur hani o sokaktan çekip eve getirdiğin. O da eski kırığı, o assubayla boynuzlatmıştı. İster misin daha devam edeyim mi?..

   Yok yok bu kadarı yeter...

   Sana gelince!.. Ya sen, sen var ya, "çocukluk sevdam" dediğin, geceleri uğruna uykusuz kaldığın kızı, Zuhal`i bulunca unutmuştun?..   

   Yo burası doğru değil! Buna unutmak denmez...

   Doğru sen kadir, kıymet bilenlerdensin canım! Sevdiklerini hiç unutmazsın, ama yine de “her gülün kokusu farklıdır” der, yeni güller koklarsın. Zuhal de böyle biriydi senin için. Neriman`ı unutmamıştın, ama Zuhal de gül gibiydi. Ne fark ederdi.? Nasıl olsa Neriman’ın sevip, sevmediğini bile bilmiyordun. Sadece sendin deli gibi seven. Platonik bir aşktı bu sadece. O halde daha maddi olan bir macera neden olmasındı...

    Yani şimdi Zuhal`e haksızlık olmasın, o burda yok ama, çok temiz ve iyi bir kızdı. Üstelik ben onu da sevdim. Bende öyle çok herkese yetecek kadar sevgi vardı ki  bir zamanlar, keşke şimdi de böyle herkese dağıtacak bol sevgilerim olsa...

   Başlama yine yakınmaya. İşi fazla sulandırmadan biraz atlayarak  ve sansürlü gideceğim izninle. Her şey bir yana da herkesten, her şeyden çok sevdiğin biri vardı, yüz yıl öncesi. Bir gecekondu öyküsüydü o, anımsıyorsun değil mi? Peki, ya uğruna Kerem olduğun o kadını nasıl oldu da aldattın?.. Senin bu dünyada yerin yok velhasıl!..

   Galiba bizler zamanla tatlı hayattan bıkıyoruz. Onu tepiyoruz. Bir yanımız biraz arabekse kaçmalı, böyle istiyoruz. Önce avcıyı oynayıp, dere tepe demeden aşkı kovalıyoruz. Sonra ağımıza düşen avı kanatları yoluk kuşa çevirdikten sonra da, “bu muydu benim peşinden deli divane olup kovaladığım?”diyip şaşırıyorsunuz... Elinizin altında, artık av olmaktan çıkmış, lezzetini yitiriyor... Oysa avcılığı oynama hevesiniz hala yerli yerinde? Elinizin altındaki avlıktan çıkmış, evcilleşmiş.. Kedinin fareyle oynadığı gibi Onunla istediğiniz gibi rahatça oynuyorsunuz!..

   Abartma!.. Bu oyunların da hoş lezzetli yanları var elbette.

   Ama bu yetmez. Yabanıl oyunlar, arada safariye çıkmak gerek. Zora, acıya alışkın yanın depreşiyor. İşlerin böyle kolaylaşması temponu düşürüyor, heyecanına gem vuruyor. Oysa sen her zaman zor olana alışıksın. Kolay olanı seni açmıyor. Evdeki kolay lokma, bu yüzden annenin deyimiyle, “yine kanın kaynamaya başlıyor!”

   Evet doğruya doğru aynen böyle oluyor.

   Önce her şeyin zor kazanıldığına alışıyorsun, daha doğrusu mecbur kalıyorsun, aşkı, aşı, işi her ne varsa bunları tırnağınla, dişinle kazıyarak haketmeğe… İş rahatça yemeye gelince zaten yorulmuş, bitap düşmüşsün işin zevki kaçmış, heyecanın yitmiş bir anlamda.

   Rahatlık batıyor, tuafımıza gidiyor, yadırgıyoruz işte. Alışkın değiliz demek ki. Biz zor alemin çocuklarıyız biraz abi!.. Pardon biraz arebekse kaçtı bu laf deği mi?.. Yani sevdiklerim dediklerimi bu gerekçelere dayanarak aldatmak!.. Çok da matlıklı gelmeyebilir sana, ama ne yazık ki gerçek bu...

   Sonuçtan memnun musun? Yani şu anda durduğun noktadan bakınca?..

   Olmak ya da  olmamak?  Sonuç ortada aynanın karşısındaki adamım ben. Bir insan kendini neşter altına almışsa, yani sorguluyorsa sen burdan hangi sonucu çıkarırsın?..

 Mutluluk sonucu çıkıyor mu hiç?..

 Erol Yıldırım

 


 
  
 
Sayfa : [ 66 ]
 


Bu Yazıya Henüz Yorum Yazılmamış!


Yorum Yaz
Yorum Yazabilmek İçin Lütfen Siteye Giriş Yapın!


En Çok Okunanlar
Neriman.. 1500
SEVGİL.. 1456
Karanlık Y.. 1375
KEREM GİB&.. 1359
KARNAVAL.. 1127
Höllü.. 914
Karanlık Y.. 903
İT OĞ.. 875
Küç&#.. 859
Bir Roman'ı.. 846

Son Eklenenler
.. 151
Karanlık Y.. 794
Karanlık Y.. 665
ALEVİ #.. 813
ALEVİ #.. 826
PİRSULTAN .. 726
KRAL ÇIBLA.. 513
ALMANYA ALMANYA.. 472
BİR DOKUN .. 443
AYŞE'N.. 597
Erol Yıldırım'ın Kişisel Web Sitesi www.erolyildirim.org -- Erol YILDIRIM'ın Önceki Sitesi

Powered by Aktif AJANS © 2020 
29.11.2020 04:58:27